AnasayfaDemokrat Parti (1946) › Beceriksiz Komplodorlar

Beceriksiz Komplodorlar

DEMOKRAT PARTİ 2001 KONGRESİ – ARDINDAKİLER –

BİR TABLO HİKÂYESİ VE BALKANİZASYON

1999 depremi sonrası musibete sabır gösterip beldemizi hemen terk etmedik. Bir buçuk yıl sonra çocukların tahsili için İstanbul’a göç geldik. Gerçekten Depremzedeydik. Ağustos 99 depreminde en çok zarar gören Sakaryalı iş adamı olarak devlete dilekçe dahi yazmadık, yardım almadık, olanı insanlarımızla paylaştık. Çadır Kent ve Aşhaneler kurduk. Aldığımız eğitim; Efradımıza cami, Ayarımıza mani olmaktı. Öyle de davrandık.


İstanbul’a geldiğimiz 2001 yılı Ramazan Ayı Beyazıt’taki bir vakfımızda iftar yemeğinde, Kerkük’ten gelmiş muhacir Adem ve ailesinin Gedik Paşa’da terk edilmiş kunduracılar hanında sığıntı kaldıklarını, Kanada’ya göçmenlik için İstanbul’da bekletildiklerini öğrendim. Çocukları vardı küçük, küçük hastaydılar; kimi üşütmüş grip, kimisi de boğmaca… Münevver bir insandı karı koca ama savaş onları yuvalarından etmişti. Muhacirdiler ama iyi bir insan ve Müslüman idiler. Dertlerine sahip olduk, sıcak bir yere taşıttık. Çocuklar çabuk iyileşti aile huzura ermişken Kanada’dan beklenen davet geldi. Bayrama kalmadan gideceklerdi, ailece karar almışlar. Benim de depremzede olduğumu öğrenince – Adem duydum ki Yalçın Ağabey de depremzedeymiş,  garip haliyle bizimle ilgilenir yardım edermiş diyerek tatlı şivesiyle bana bir hediye vermek istediklerini söylediler. Paketten başörtüsü sandığım katlı bir kumaş çıktı açıldığında üzerinde çıplak bir kadın resmi vardı. Karısına söylendi: “bu değil öbürüydü poşetlerini karıştırmışsın”. Neyse işte böyle başladı 2000 yılında Tablonun Hikâyesi.
2001 yılında Demokrat Partiyi Cüneyt Zapsu‘nun ve ardındakilerin! elinden almıştık. O zaman Türkiye’nin alacaklıları ile iki üç yakın temasımız oldu. Nasıl oldu da hesapta yok iken gelip kongreyi aldık. Arkamızdaki güç ne, politik hesaplarımız ne; kişisel görüşlerimiz sorgulandı, araştırıldı, elimizin tersiyle ittiğimiz teklifler yapıldı vs. Hesaplarını bir kere bozmuştuk. Sıra oyunu bozmaya gelmişti. DP ve Refah bu kirli vesayet tezgâhını bozabilirdi. Erbakan Hoca yöntemi biliyordu, Şevket Kazan Beyefendi de canlı tanığıydı. Refah Partisine bir kapatma davası veya bölünme, parçalanma hadisesine hazırlıklı olunacaktı. Yol doğruydu yapılabilecekler gerçeğe yakın olarak tezahür ediyordu. Bu güzel kurgu maalesef içeriden hem de Oğuz han, hem de asil TÜRK tarafından sabote edildi. AKP kurduruldu. Bir başımıza birkaç arkadaşımızla inandığımız doğruları savunduk. Koltuk ikballeri yerine ülkenin ikbalini düşündük, doğru da yapmışız. Bugün ekonomik bağımsızlığı kaybettirilen ülkemin ve insanlarımın hali ahvali de ortadadır: Fabrikalar, işyerleri kapanıyor, İş adamları intihar ediyor. Namus pazara düşmüş. Hırsızlık, yolsuzluk, namussuzluk almış yürümüş. İktidar ikballerine de ortak olmadık, günahlarına da…
Bugün Erbakan Hoca’yı arayan, Hoca’nın kıymetini bilemedik diyen 28 Şubatçıların kulağı çınlasın… Hepsi repliklerini fevkalade oynadılar, kullanıldılar, ülkeyi bu hale getirdiler.
Geldiğimiz yer belli Sakarya, Karakol Cemiyeti, İpsiz Recep Müfrezesi dedem rahmetli Koçak Mustafa; ta Karadeniz’in öbür ucundan kürek çekerek gelmişti Küffarı vatandan kovmaya. Bir tüfeği vardı; imanla asıldı küreğe bir de yüreği,
Bir tüfek, bir kürek, bir yürek…
Haksızlıkların karşısında susmamıştı, hak kimindi onun için önemli değildi. Komşunun hakkı da olsa bana ne demedi, diyemedi; gider alırdı, tutar kaldırırdı. İşte buradan geldim Yıldız’da okudum, MTTB’de düşünmeyi öğrendim. Mühendis İşadamı olarak ülkeme sayısız eserler bıraktım. Rahmetli Özal’ın hep yanında oldum, dünya paylaşımını ve yerimizi öğrendim. Aldığım vizyonu, Gazi Mustafa Kemal’in de vasiyetiyle misyon edinerek Türkiye’nin tam bağımsız ve bölgesinin cazibe merkezi, sözü dinlenesi Ağası olabilmesinin mücadelesini vermeye devam ediyoruz. Bizlerle aynı ocaktan yetişmiş beslemelerin bunu anlayabilmesi elbette ki mümkün değildi. Bilâkaydüşart teslimetçi olanlarla bile bile beraber olamazdık, olmadık da.
Resim duvarda asılıydı, çerçeveci Hollanda’daki Enstitüyü aramıştı, İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’nden uzman; resim de ardındaki mühürler de uyduruk demişti.
Bekliyorduk; Şer cephesi bir şeyler yapacak, DP kongresinin intikamını alacaktı. İşte 2003 yılındaki kanunsuz, izinsiz telefon dinlemeleri ve ilk fişi takılan Yalçın Koçak… Hayatımız didik didik aranmış ve şükür hiçbir şey bulunamamıştı.
Hollanda’dan geri beslemeli telefon trafiğiyle, Türkmenistan’dan aramalarla bir iş adamı kisveli birisi sık sık arıyor, bu tabloyu almak istiyordu.
Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’du. Yeni Mahallede Meslek, Yüksek Okul mezunu Şenkal Atasagun vardı. Devlet adına pusu kurmalıydılar, ama nasıl? Genç bir Jandarma Astsubayına görev verdiler. Öyle ya komutanlarının aferini ile kahraman olacaktı, ajan özentisi genç astsubay. Sicili 1985‘e 43’tü. Utancından adını dahi yazamadı fezlekeye.
Geldi gitti, bu resmi muhakkak almalıyım diye. Her defasında bu gerçek değil dememize rağmen sanki sorun fiyatmış gibi değerini yükseltti. Yok, cevabını aldı gitti.
En son gelişinde, bana en son ne yapacaklarını söylemezse bu resmi vermeyeceğimi söylemem üzerine; onlar için resmin tuvali yeni bezi ve bezin arkasındaki mühürlerin önemli olduğunu, ön yüzünü bir şekilde silerek Hollanda’daki uzmanlarca başka bir resmin yapılacağı hikâyesini anlatması üzerine dedim ki; satmam sizinle ortaklık kurarım. Al eline kalemi kendi yazınla yaz… Ve ortaklık protokolü yazdırdım. Devletin pusu kurduğu tescilli idi, polis bölgesinde jandarma izinsiz ve izansız operasyon yapmıştı, plan geri tepti tepmesine. Tepmişti ama mihrak, kaynaksız haberi medyaya sızdırmıştı. Mesut Yılmaz’ın kankisi Şenkal, o gün ancak Star gazetesinde konuyu haberleştirdi. Sonradan televizyon kurdurdukları ortaya çıkan şimdi Silivri müdafii Tuncay Özkan da show kanalında hayali canlandırma sahneler üretiyordu. Konuya daha da eklentiler katılıyordu. Transistor ile diyotu, iyotla tuzu ayırt edemeyen Jandarma Ajan Emniyet koridorlarında telefondan Komutanlarından Azar işitiyordu. Mesele Türk adaletinden, hem de mahkemeye gerek olmaksızın Bakırköy Savcılıktan takipsizlik kararıyla sonuçlanmıştı. Karar tarihi 2003/166- ilahi kader.
Men Dakka dukka… Bugün bana yarın sana.
Şerefimle oynamak isteyenlere acıyorum.

BALKANİZASYON

2004 yılında Avrupa Müktesebatına göre bizi bir eğitim darboğazına belki obskürantizm‘in karanlık zindanına müebbetten hapis edecek olan Bologna sürecini ve Türk düşman papaz Erasmus’un adıyla anılan değişim programları üzerine eğildik 2008’de AB’ye girecek Bulgaristan’da bir eğitim kurumumuz olsun. AB sonrası da Avrupa’nın içerisinde kalsın istedik, düşündük, yaptık: Balkan University adıyla kâr amacını gütmeyen vakıf statüsünde eğitim kurumunu kurduk.
1974’ten beri Rahmetli Aydın Bolak’la Türk Petrol Vakfında ve 1991’de kurduğumuz Sakarya Üniversitesi vakfıyla eğitimle gönül bağımız devam etmekteydi. AB sonrası Bulgaristan’da ayakta kalacak on üniversiteyle yabancı dilde yabancı öğrenci okutma konularında ortak eğitim programları geliştirdik ve Bulgaristan’da ilk defa yabancı dilde eğitimi biz başlatmış olduk. Zorumuz Avrupa’nın dilinde, kültüründe çocuklar yetiştirip, Avrupa’da iş sahibi yapmaktı gençlerimizi ve bunu da başardık.
Bunları yaparken Türk Partisi olarak bildiğimiz A.Doğan’ın Bulgar gizli servisinin görevli elemanı olduğunu, Kod adının SAVA olduğunu, 1989 göçünün mimarı, alt yapısını hazırlayan sosyolojik isim değiştirerek asimilasyon projesinin imza sahibi olduğunu, Türk bölgelerindeki gariplik fakir, fukaralık hak gaspları karşısında; durmadık, susmadık. Adamların maskelerini düşürdük – Ankara’nın gerçeği öğrenmesini sağladık.
Kısacası Türklük Balkanlarda da dertliydi, problemliydi, aldatılmıştı. Koca Anadolu ve Türkiye Cumhuriyeti 1989’dan beri maaşlarını verdiği kendi adamları tarafından da naylon raporlarla igdiş edilmişti, oyunları bozuldu. Menfaati kesilenler vardı, Türk devletinin maaşlı memurları ihbar ediyor Koçak Ankara’yı uyandırdı oyun bozuldu. 2006 yılından beri şahsıma vize vermiyorlar, hiçbir hukuki gerekçe ortaya koymuyorlar. Arkamdan sorguladıkları adamlarıma: ”Yalçın Koçak neden devlet koruması altındaki Florya köşkünde kalıyor.” (sorulardan bir tanesi). Aynı günlerde Edirne Milletvekili Ali Ayağ meclis başkanına: “Neden bu eski milletvekilleri Florya‘da kalıyor derken, SABAH Gazetesi” manşet atıyordu. Sonra çıkıyor Bulgaristan’daki ticari ilişkileri Balkan göçmenler derneği Jivkov ilişkileri, Türkiye’deki dernek ve şirket bağlantıları tüm bunlar belgeli ispatlı gelince Ankara‘ya suyu kesilen çeşme misali tısladıkça ve işte Sabah’ın haberleri; işte derneklerin itirafları. O günün parasıyla 3 million Fransız Frank ve satılan sahipsiz Türklüğümün menfaatleri.
Yıl 2009 A.Doğan ve sözde Türk Partisi; Bulgar gizli servisi Dırjavna Sigarnos’un bebeleri artık iktidar değil. Bülent Arınç mı otuz sene evvelde bir zavallıydı! Şimdi de Mevla taksiratını affetsin.
Dedeler doğru söylemiş: Yetim kuzudan koç olmuyor.
İkbal bekleseydik siyasetten, Neo Conların projesine ortak olur, bugün meclisin içinde olurduk. İkbal bekleseydik ticaretten, Bulgaristan’da kendi işlerimiz pahasına Türklüğe kurulan tezgâhı ve kapanı görmezden gelirdik.
Olmadık, Gelmedik, iftira ve komplolara maruz kaldık. Sabır ve Teenni ile göğüs gerdik; Melunlara, iftiracılara, işbirlikçilere. Ben hâlâ alnım açık, kafam dik, göğsümü gere gere gezmekte iken acıyorum O BEDHAHLARA!!!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook Twitter Email
Yazar : Yalçın Koçak

Yorum Yazarken;

Doğruluğu şüphe uyandıran bilgilere ait yorumlar insiyatif kapsamında yayınlanmayacaktır.

Yorum yazın

Yorum yazarken şu HTML kodlarını kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bir Dünya Gücü Türkiye Rüyası