AnasayfaMeselelerimizKıbrıs Meselesi › Stratejik İnceleme 2009

Stratejik İnceleme 2009

KIBRIS’TA HUKUK YOLUYLA “KANSIZ SOYKIRIM” :

ORAMS DAVASI

1951’de yürürlüğe giren BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’de; yalnız öldürme, bedensel veya zihinsel zarar verme değil  “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun bütünüyle veya kısmen fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmenin (madde 2/c)” de “soykırım” suçunu oluşturduğu belirtilmektedir. 1963-74 döneminde Rumların bu tanıma uyacak her türlü uygulamasına maruz kalan Kıbrıs Türk halkı, 35 yıl sonra bu kez silahlı saldırı değil “hukuk yoluyla-kan dökülmeden soykırım” girişimiyle karşı karşıyadır. Türkiye medyasına ve kamuoyuna pek fazla yansımayan, bu nedenle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Kıbrıs Türk halkının hatta bölgenin geleceği açısından yol açabileceği sonuçlar ve yaşamsal boyutları hakkında bilgi sahibi olunmayan bu ekonomik ve siyasi açıdan yok etme girişiminin adı ise; “Orams Davası”dır.

 

KKTC’de 1974 öncesi Rum malı olan bir taşınmazı satın alan İngiliz çift Orams’lar aleyhine Rum mahkemelerinde açılan dava, önce İngiltere’ye sonra Avrupa Birliği’nin (AB) bir mahkemesi olan Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’na (ATAD) taşınmıştır. Nihai kararını Mart 2009’da vermesi beklenen ATAD’da 16 Eylül ve 18 Aralık 2008 tarihlerinde açıklanan Raportör mütalaalarına göre: “Rum mahkemelerinin KKTC’de meydana gelen tüm sivil ve ticari olaylarda karar vermeye yetkili olduğu ve bu kararların tüm AB ülkelerinde uygulanması gerektiği” belirtilmektedir. Görüldüğü üzere Orams davası, yol açacağı sonuçlar itibarıyla yalnızca KKTC’deki bir taşınmazı konu alan bir mülkiyet davası değildir, “KKTC’de meydana gelen tüm sivil ve ticari olaylar” adı altında Rum mahkemelerinin hemen her konuda keyfi kararlar üretebileceği bir yolu açmaktadır. Yalnız KKTC’de yaşayan Kıbrıs Türklerini ve hatta yalnız Kıbrıs Türklerini değil; KKTC’deki tüm özel ve tüzel kişileri, AB ülkelerinde yaşayan Kıbrıs Türklerini, KKTC’de mülk edinen, yatırım yapan AB vatandaşı tüm yabancıları da kapsamaktadır. Ayrıca Rum mahkemesinin bu yöndeki kararları yalnız KKTC’de değil, tüm AB ülkelerinde uygulanabilecektir. Tüm bu nedenlerle Orams Davası, Rum otoritesi ve egemenliğini tescil ettirecek, Kıbrıs Türklerinin yaşam şartlarını köklü olarak değiştirerek Ada dışına göç etmek ya da Osmosis’e (Rum nüfusu içinde erime) maruz kalmak seçeneğiyle karşı karşıya bırakacak ve etkisi KKTC sınırlarını da aşan siyasi, hukuki ve ekonomik sonuçlar doğuracak olması dolayısıyla, ayrı bir önem ve tehdit arz etmektedir.

 

Bu makalede, Orams davasının ne olduğu, son yıllarda mülkiyet sorunuyla ilgili Avrupa mahkemelerine de taşınan gelişmeler ışığında bu aşamaya nasıl gelindiği, Türk tarafındaki  yetersiz ve öngörüsüz bazı yaklaşımların davanın seyrinde nasıl bir etki yaptığı ele alınacak ve ATAD’dan çıkacak kararla birlikte karşılaşılacak tablo değerlendirilmeye çalışılacaktır.

 

Orams Davasına Geçmeden

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Avrupa Konseyi (AK) ve AB mahkemeleri yoluyla yalnız Kıbrıs’taki mülkiyet sorununu değil, Ada’da devam eden müzakere sürecini ve varılması muhtemel bir anlaşmayı, hatta KKTC’nin siyasi ve ekonomik geleceğini köklü olarak etkileyecek girişimlerinde nihai aşamaya ulaşmak üzeredir. Rumların bu girişimlerinde başarı kazanması, “toplu göç yaşanmış ve nüfus mübadelesi anlaşması yapılmış bir uluslararası uyuşmazlıkta” mülkiyet sorununa sadece bir tarafın çıkarlarını gözetecek şekilde uluslararası mahkemelerde bireysel davalarla çözüm getirilmeye çalışılmasının dünyadaki tek örneğidir. AK’nin bir organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Rumların Türkiye aleyhine açtıkları 1500 civarındaki mülkiyet davasından Louzidiu ve Arestis davalarında alınan tazminat kararlarından sonra; bu kez Rum mahkemelerinde İngiliz çift Orams’lar aleyhine açılan dava AB’nin bir mahkemesi olan ATAD’a havale edilmiştir. Ada’daki kapsamlı müzakerelerde mülkiyet sorunu görüşülmekte iken, Arestis davasında tazminat ödemeyen Türkiye’nin durumunun AK’de ele alınması ve ATAD’ın Orams davasıyla ilgili kararını açıklaması beklenen Mart 2009 sonrasında Türk tarafının Kıbrıs konusunda hareket alanını hiç yaşanmadık şekilde daraltacak gelişmelerle karşılaşılması ihtimali son derece güçlüdür. Bu dönemde, Türkiye’nin gündeminin 29 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere, KKTC’nin ise 19 Nisan’daki erken genel seçimlere odaklanacak olmasının, Rum tarafının istismarına daha açık bir ortam oluşturacağı yönünde endişeler mevcuttur.

 

Ada’da 3 Eylül 2008’de Türk ve Rum liderler Talat ve Hristofyas arasında başlatılan

kapsamlı müzakerelerde Şubat 2009’da ele alınması beklenen “mülkiyet sorunu”

öncesinde Türk tarafı açısından nasıl bir tablonun mevcut olduğunu daha iyi tanımlayabilmek

için, Orams’dan önce Louzidiu ve Arestis davalarını kısaca hatırlatmakta fayda görülmektedir.

Zira her üç dava da, “dava edilenler, dava konusu mülkün yeri ve niteliği, ayrıca davanın

açıldığı mahkemeler,  mahkeme kararlarının yol açacağı sonuçlar ve emsal oluşturma”

açısından bilinçli olarak seçilmiş ve hedefe adım adım götürecek “pilot davalar”

niteliğindedir. Bu bağlamda;

 - Louzidiu ve Arestis davaları, AİHM’de ve Türkiye aleyhine açılmıştır. Arestis davasında konu edilen mülk, Girne’deki mülkü için dava açan Louzidiu’dan farklı olarak, kapalı Maraş bölgesinde ve Rumlarca gasp edilen Türk vakıf malıdır.

- Orams davasında ise, dava edilen, KKTC’de 1974 öncesi bir Rum arazisi üzerine inşaat yapan bir İngiltere yani AB ülkesi vatandaşıdır. Bu nedenle dava önce Rum mahkemesinde açılmış, sonra Orams çiftinin vatandaşı olduğu İngiltere mahkemesi, daha sonra İngiltere’nin üye olduğu AB’nin mahkemesi ATAD’a taşınması şeklinde bir yol izlenmiştir.

 

AİHM, Titiana Louzidu adlıRum kadının Girne’deki evini 1974’ten itibaren kullanamadığı gerekçesiyle 1989’da yaptığı başvuru ile ilgili olarak, 18 Aralık 1996’da Türkiye’yi suçlu bulmuş, 28 Temmuz 1998’de ise tazminat ödemeye mahkum etmiştir. AİHM bu kararını “KKTC’nin uluslararası hukuk açısından bir devlet olarak kabul görmediği” görüşü çerçevesinde “Türkiye’nin askerî varlığına ve KKTC üzerinde etkin kontrol kullanmakta olduğu” varsayımına dayandırmıştır. Ayrıca, KKTC’nin Türkiye’nin “yerel alt otoritesi (subordinate local administration)” olduğunu, dolayısıyla KKTC otoritelerince yapılacak işlemlerden de Türkiye’nin sorumlu tutulabileceğini vurgulamıştır. AK üyeliğinin askıya alınması tehditlerine rağmen yıllarca kararı uygulamayan Türkiye, 2 Aralık 2003’te gecikme faizleriyle beraber Louzidu’ya 1.1 Milyon Euro tazminat ödemiştir. Türkiye’nin ödediği tazminat, sadece Louzidu’nun 1974’ten bu yana evini kullanamadığı içindir. Kararın diğer unsuru olan Louzidu’nun “mülkiyet hakkına kavuşması”, yani mülkünün iadesi konusu da ele alınmayı beklemektedir.

 

AİHM, Arestis isimli Rum kadının, elinde orijinal bir tapu kaydı ya da belgesi olmaksızın Maraş’taki mülkünü Türkiye’nin askeri müdahalesi nedeniyle kullanamadığı gerekçesiyle 4 Kasım 1998’de açtığı davanın kabul edilebilirliğini ise, 2 Eylül 2004’te görüşmüş ve 14 Mart 2005 tarihinde de davayı görüşülebilir bulmuştur. 22 Aralık 2005’te açıkladığı kararında Türkiye’yi mülkiyet ihlalinden suçlu bulmuş, 7 Aralık 2006 tarihli kararında ise 885 bin Euro tazminat ödemeye mahkum etmiştir. AİHM’nin 22 Aralık 2005 tarihli kararında; “Türkiye, mülkün vakıf malı olduğunu iddia etmekle birlikte, bunu kanıtlayacak belgeleri yasal süresi içinde Mahkeme’ye teslim etmemiştir” ifadesine yer verilmiştir. Oysa, Arestis’in KKTC makamlarının elinde olan tapu kaydında dava konusu mülkün “Abdullah Paşa Vakfı’na ait olduğu” açıkça yer almaktadır. Ayrıca, Kıbrıs Vakıflar İdaresi’nin (KVİ) 6 Ekim 2005 tarihli görüş yazısında da bu husus teyit edilmektedir. Üstelik Kapalı Maraş Bölgesi’nin % 90’ından fazlasının iki Türk vakfına (Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Paşa Vakıfları) ait olduğu, KKTC Gazi Magosa Mahkemesi’nin 28 Ocak 2002 ve 27 Aralık 2005 tarihli kararları ile tespit edilmiştir. Keza, Kıbrıs’ta 1571’den itibaren yürürlükte olan Ahkamul Evkaf kuralları, 1878-1960 döneminde yasal ve anayasal düzeyde tanınmış olup, İngiliz ve Rum idarelerinin bunu ihlal eden yasal düzenleme ve uygulamalarının geçerliliği bulunmamaktadır.   Maraş ve Vakıf malları konusundaki haklarımızdan büyük ölçüde vazgeçme yolunu açabilecek olan Arestis davasında 22 Aralık 2005’te verilen esas ile ilgili karar Türkiye tarafından temyiz edilmemiştir. Türkiye, tazminat konusundaki 7 Aralık 2006 tarihli kararı ise 3 aylık temyiz süresinin son günü olan 7 Mart 2007’de temyiz etmiştir. AİHM, 885 bin Euro’luk tazminatın ödenmesi için 23 Ağustos 2007’ye dek Türkiye’ye süre tanımış, ödeme yapılmaması üzerine Aralık 2008’de uyarıda bulunmuştur. AK, Mart 2009’da Türkiye’nin tutumunu ele alacaktır. Arestis’e tazminat ödenmesi halinde; bu karar, Maraş başta olmak üzere Türk vakıf mallarını gasp eden Rumlar için önemli bir emsal oluşturacaktır. Gazi Magosa Mahkemesi kararları ile tamamı vakıf taşınmazı olduğu tespit edilen Maraş’ta bu iki vakfın hukuken mallarına sahip çıkılamadığı ve Rumlardan bu gasp olayları için tazminat istenmediği gibi, üstüne tazminat ödemek durumunda kalınacaktır.

GKRY, 1 Mayıs 2004’te AB üyesi olduktan sonra vatandaşlarını KKTC’de bıraktıkları malları için Rum mahkemelerinde de özel hukuk ve ceza davaları dava açmaya yönlendirmek ve AB hukukundan istifade etmek istemiştir. Bu bağlamda, Rumlar kendilerine ait taşınmazların Kıbrıslı Türkler ya da AB vatandaşları tarafından, izin ya da rızaları olmaksızın kullanıldığı gerekçesiyle GKRY mahkemelerinde dava açarak, iade ve tazminat talep etmişlerdir. “Orams” ve “Hurma” davaları gibi özel hukuk davaları, bu duruma örnektir.

 

Orams Davası Nedir?

2005 yılında Lefkoşa Rum Kaza Mahkemesi’nde Meletis Apostolides adlı Rum tarafından, KKTC / Lapta’da evi olan İngiliz çift Linda ve David Orams aleyhine dava açılmıştır. Alt mahkeme Orams’ların gıyabında duruşma yaparak, söz konusu evin yıkılması ve İngiliz çiftin tazminatıyla birlikte araziyi 1974 öncesi sahibi olan Apostolides’e iade etmeleri kararı almıştır. Orams’lar Rum Temyiz Mahkemesi’ne başvurmuş, ancak dava temyizde de aleyhlerine sonuçlanmıştır.

 

GKRY, davayı İngiltere mahkemelerine taşıyarak, İngiltere Yüksek Mahkemesi, İngiltere Temyiz Mahkemesi ve ATAD’da görüşülmesini sağlayacak üç aşamalı yeni bir hukukî sürecin başlatılması yolunu açmıştır. Bu bağlamda, Şubat 2006’da İngiltere Yüksek Mahkemesi’nde dava açarak “karara uymayan Orams çiftinin İngiltere’de tutuklanmasını, İngiltere’deki mallarına ve paralarına el konmasını, tazminat ve hapis cezasının uygulanmasını” talep etmiştir. Rum tarafı, “44/ 2001 Sayılı AB Konseyi Tüzüğü’ne göre; bir AB ülkesi mahkemesinde verilen kararın bazı şartlara uyma koşuluyla diğer bir AB ülkesinde icrasının mümkün olması” noktasından hareket ederek, davayı İngiltere’ye taşımıştır. Ancak, GKRY’nin AB’ye tam üye olurken kabul edilen Katılım Anlaşması’na ek 10 No’lu Protokol’e göre; Kıbrıs’ta bir anlaşma oluncaya kadar “Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkin ve fiilî denetiminin bulunmadığı” Kuzey Kıbrıs’ta AB müktesebatı askıya alınmıştır ve AB yasaları KKTC’de geçerli olamayacaktır. Dolayısıyla AB yasalarının uygulanmadığı bir yerle ilgili verilen kararın da, söz konusu AB Konseyi Tüzüğü kapsamında icra edilememesi gerekir. Nitekim, İngiliz Mahkemesi, 6 Eylül 2006’da “Kıbrıs’da bir anlaşma oluncaya değin AB yasalarının Kuzey Kıbrıs’ta uygulanamayacağını, dolayısıyla Kuzey Kıbrıs’taki taşınmaz mallarla ilgili Rum mahkeme kararının İngiltere’de icra edilemeyeceğini” karara bağlamıştır. Orams’ların savunmasını ise, dönemin İngiltere Başbakanı’nın eşi olan Cherie Blair üstlenmiştir.

 

Rum avukatlar, İngiliz Yüksek Mahkeme kararına karşı temyiz yoluna başvurmuş ancak davanın 20 Haziran 2007’de İngiliz Temyiz Mahkemesi’nde görülmeye başlanmasından itibaren kendileri açısından olumlu bir sonucun çıkmayacağı bilinciyle 10 No’lu Protokol’ün yorumlanması için davayı ATAD’a taşımaya gayret etmiş ve İngiliz Mahkemesi’ne bu yönde başvuruda bulunmuştur. Nitekim, Orams çiftini dava  eden Apostolides’in  avukatı Kadunas’ın 6 Eylül 2006’daki İngiliz Mahkemesi kararından sonra yaptığı açıklamada “Biz İngiliz mahkemelerinde davayı kazanamayacağımızı biliyoruz. Ancak bir çaresini bulup ATAD’a havale ettireceğiz. Orada kazanacağımızdan  eminiz” ifadelerini kullanması bu hususu teyit etmektedir. ATAD’a havale edip etmeme konusunda takdir hakkı bulunan İngiliz Mahkemesi söz konusu başvuru üzerine Orams’ların avukatı C. Blair’e görüşünü sormuştur. C. Blair ise, müvekkilleri ve KKTC Yönetimi ile görüştükten sonra ATAD’a havale müracaatına  itirazları olmadığını bildirmiştir. Böylece KKTC Yönetimi, İngiliz Yüksek Mahkemesi’nin kararını kabul etmesi ve Orams’lar lehine karar vermesi kuvvetle muhtemel olan İngiliz Temyiz Mahkemesi’nde davanın görüşülmesinde ısrar etmek ve/veya Lordlar Kamarası’na aktarmayı talep etmek yerine, ATAD’a havale edilmesine onay vermiştir.

 

Orams davasının 16 Eylül 2008de Lüksemburg’da ATAD’da yapılan duruşmasında AB Komisyonu Hukuk Dairesi Raportörü Yargıç R. Silva de Lapuerta’nın mahkemeye sunduğu raporda şu hususlar yer almıştır:

- ‘’Kuzey Kıbrıs” ın “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin kontrolü dışında olması, “Kıbrıs Cumhuriyeti” mahkemelerinin Kuzey’deki mülkler ile ilgili karar alma yetkisinin olmadığı anlamına gelmemektedir.

- AB ülkelerindeki mahkemeler de “Kıbrıs Cumhuriyeti”ndeki yasal mahkemelerin kararlarını tanımakla ve uygulamakla yükümlüdür.

- Bahse konu mahkeme kararları, sadece istisnaî olarak uluslararası kamu düzenine aykırı olması durumunda diğer üye ülkelerin mahkemeleri tarafından uygulanmayabilir. Ancak, Rum mahkemelerinin bahse konu dava ile ilgili kararı böyle bir özellik taşımamaktadır.

 

ATAD Raportörü Juliane Kokott’un 18 Aralık 2008’de açıkladığı raporunda ise, AB Komisyonu Raportörü Lapuerta’nın 16 Eylül’deki Raporu’ndan çok daha vahim bir tablo ile karşılaşılmıştır. İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin kararının “hatalı” olduğunu açıklayan Kokott’un hukuki mütalaasında; “Rum Mahkemelerinin KKTC’de meydana gelen tüm sivil ve ticari olaylarda karar vermeye yetkili olduğu, dolayısıyla taşınmaz mal davalarında da karar verebileceği ve verilecek kararların tüm AB ülkelerinde uygulanması gerektiği” belirtilmiştir. Görüldüğü üzere hem AB Komisyonu Raportörü’nün hem ATAD Raportörü’nün raporları benzer ve birbirlerini tamamlayan görüşleri içermektedir.

ATAD’ın nihai kararını Mart 2009’da açıklaması beklenmektedir. ATAD’ın, her iki raportörün İngiltere Yüksek Mahkemesi kararıyla tamamen çelişen raporlarının dışında bir tutum benimsemesi olasılığı hemen hemen hiç bulunmamaktadır. Raportörün hazırladığı mütalaa, yargıçların görüşlerini yansıttığı için, Mahkeme tarafından değiştirilmesi çok istisnai durumlarda söz konusu olabilmektedir. Ayrıca önemle belirtilmesi gereken bir nokta, ATAD’da doğrudan Orams çiftinin davasının tartışılmadığıdır. ATAD’da 10 No’lu Protokol’ün yorumu yapılmakta olup, Rum mahkemelerinin taşınmazlar meselesini de kapsayacak şekilde tüm sivil ve ticari konularda KKTC’de yargılama yetkisinin bulunup bulunmadığı ve bu çerçevede aldığı kararların AB ülkelerinde uygulanıp uygulanamayacağı konusunda hükme varılacaktır. Orams’larla ilgili son  karar daha sonra İngiliz Mahkemelerinde verilecektir. Ancak, ATAD’dan söz konusu iki rapor doğrultusunda nihai bir yorum çıkması halinde; bir AB üyesi olan İngiltere’nin bununla çelişen bir uygulama içinde olmasının mümkün olmadığı düşünülmektedir.  

 

Türk Tarafının Orams Davasıyla İlgili Tutumuna İlişkin Eleştiriler

Bugün varılan aşamada, Türk tarafınca başlangıçtan itibaren izlenen tutumdaki yetersiz ve hatalı bazı yaklaşımların da etkili olduğu yönünde eleştiriler mevcuttur. Bu eleştirilerde haklılık payının yüksek olduğunu söylemek mümkündür.

 

İlk eleştiri, Rum mahkemelerinde KKTC’de bulunan bir taşınmaz için açılan davaya müdahil olunmasının engellenmesi gerektiği hususundadır. Zira, KKTC/Lapta’da bulunan bir taşınmaz için açılacak davanın, ancak o ülkenin ve bölgenin mahkemesinde, yani ne KKTC’nin diğer bir ilçesinde, ne GKRY’de, ne de İngiltere’de açılması gerekir. KKTC’nin dünya tarafından tanınmadığı, GKRY’nin ise “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak kabul edildiği görüşüne sığınılmasının da, Rum mahkemelerinde açılan bir davada taraf olunmasını ve temyize gidilmesini haklı çıkarmayacağı düşünülmektedir. Türk tarafının kendi politikaları ile çelişen bu durumun, Rum mahkemelerinin KKTC’de yargı yetkisi ve dolayısıyla GKRY’nin KKTC üzerinde egemenliği bulunduğunu tanıma anlamına gelebileceği açıktır. Bu açıdan davanın söz konusu ayırt edici özelliğinin, KKTC Yönetimi’nce dikkate alınarak, daha başlangıçta İngiliz çiftin müdahil olmaması konusunda yönlendirmede bulunması gerektiği düşünülmektedir. Anılan dönemde, KKTC’de eski Rum mallarından mülk edinen ya da yatırım yapan yabancılar için bazı garantiler sağlanması, KKTC Mahkemelerinde güneyde kalan Türk taşınmazlarını kullanan Rumlar için de dava açılma yoluna gidilmesi ve benzer kararlar üretilmesi gibi önlemlerin bir caydırıcılık unsuru olarak kullanılabileceği yönünde görüşler de ileri sürülmüştür.

 

İkinci bir eleştiri olarak; “Kıbrıs sorununa bulunacak kapsamlı ve iki kesimliliğe dayanan bir çözümün parçası olarak” siyasi düzeyde ele alınması gereken mülkiyet sorununu çözmek için Rumların konuyu bireysel haklar düzeyine çekerek planlı bir şekilde hukuku bir araç olarak kullanma girişimleri karşısında başarısız kalındığı dile getirilmektedir. KKTC’de geçmişte ve günümüzde siyaset, bürokrasi, medya ve iş dünyası alanında önemli görevler üstlenen isimlerden oluşan bir platform olan “Beşparmak Grubu”, 30 Aralık 2008’de Cumhurbaşkanı Talat’ı ziyaret ederek bu yöndeki görüş ve endişelerini bizzat aktarmış, 5 Ocak 2009’da yayınladığı bir basın bildirisiyle de kamuoyuyla paylaşmıştır.  

 

Meselenin özünü oluşturan bu hususu biraz daha ayrıntılı olarak ele almakta fayda görülmektedir. Zira, 1974 Barış Harekâtı sonrasında, 1975 Nüfus Mübadelesi Anlaşması yapılarak, Kuzey’den Güney’e 120 bin civarında Rum, Güney’den Kuzey’e ise 65 bin Türk geçmiştir. Böylece, nüfus bakımından homojen iki kesim meydana gelmiştir. Her iki halkın geride bıraktıkları mal-mülklerle ilgili mülkiyet sorununun “global takas ve tazminat” yoluyla çözüme kavuşturulması dışında bir yöntemin işleyebilirlik şansı bulunmamaktadır. Ancak, Rumlar bir yandan AİHM’de, bir yandan da Rum mahkemelerinde açılan davalarla, KKTC ve Türkiye’yi zor durumda bırakmaya çalışmaktadır. GKRY’nin 1 Mayıs 2004’te AB üyesi olmasından sonra açılan Orams davasıyla AB hukukundan da yararlanma isteğiyle konuya ATAD boyutu da eklenmiştir. GKRY, mülkiyet konusundaki davalarda yıllara yayılan, Türkiye-AB müzakerelerini, KKTC ve Türkiye’deki siyasi atmosferi de çok iyi takip ve istismar eden bir tutum izlemekte, AB ve AK’den destek bulmaktadır. Bu noktada, Türk tarafının;

 

- Louzidu adlı Rum kadının, Girne’deki evini 1974’ten itibaren kullanamadığı gerekçesiyle AİHM’de açtığı dava sonucu, Türkiye’nin Aralık 2003’te tazminat ödemesi (AİHM’den tazminat kararı 1998’de çıkmasına rağmen ödenmemekte idi)

- Arestis isimli Rum kadının kapalı Maraş bölgesindeki mülkünü kullanamadığı gerekçesiyle AİHM’de açtığı davada, mülkün vakıf malı olduğunu ve Arestis’in ebeveynlerince tapu kayıtlarında sahtecilik yapıldığını kanıtlayan belgelerin savunmamızda kullanılmaması ve 22 Aralık 2005’te Türkiye’nin suçlu bulunduğu kararın alınması, buna rağmen esastan temyiz edilmemesi ve sonuçta tazminat ödeme kararının çıkması,

- KKTC Meclisi’nde 20 Aralık 2005’te KKTC’deki 1974 öncesi Rum taşınmazları için tazminat, takas ve iade, taşınır malları için de tazminat öngören bir yasa çıkarılması, böylece “iki kesimliliğe dayalı kapsamlı ve siyasi bir çözümün parçası olarak global takas ve tazminat yöntemi” şeklinde özetlenebilecek politikadan geri adım atılması,

- Söz konusu yasa uyarınca Mart 2006’da KKTC’de kurulan ve aralarında yabancı üyelerin de bulunduğu Taşınmaz Mal Komisyonu’nun, 400 civarında Rum başvurusundan 40’tan fazlasına tazminat, iade ve takas kararı alması, gibi gelişmelerle GKRY’nin söz konusu politikalarını ileri götürmesine zemin hazırlandığı ileri sürülmektedir.

Yukarıdaki endişeleri dile getiren kesimler;    

- Söz konusu siyasi amaçlı girişimlerin iki taraf arasında  yıllardır süren müzakereler sonunda ortaya çıkan ve sorunun çözüm zeminini oluşturan temel parametreler arasındaki  “iki kesimlilik” ilkesinin ortadan kaldırılmasını hedeflediğini ve Ada’daki  müzakere sürecinin bir anlaşmayla sonuçlanmasının örtülü olarak engellenmesi anlamına geldiğini,                              - Böyle bir değerlendirme içinde olanların; AB müzakerelerinin devamı için Türkiye’ye “Kıbrıs Cumhuriyeti” ile ilişkilerini normalleştirmesi şartının ileri sürülmesiyle,  esasında  Türkiye’den  GKRY’yi adanın tek yasal temsilcisi olarak benimsemesini beklediklerini,         - Bu beklentinin, Kıbrıs’ta uzlaşı için diğer temel parametre olan tarafların “siyasi eşitliği” ilkesine yıkıcı bir darbe indireceğini ve bir Rum Cumhuriyetine dönüşecek olan “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin hakimiyetini tüm adaya ve Kıbrıs Türklerine Türk tarafı eliyle tescil ettirme  sonucunu doğuracağını da iddia etmektedirler.

Üstelik AİHM’de açılan mülkiyet davaları; AİHM, AB’nin bir organı olmamasına rağmen, Türkiye-AB üyelik müzakereleriyle de yakından bağlantılı hale getirilerek, Türkiye için bir yükümlük haline dönüştürülmüştür. Zira AB ile müzakere sürecinde, 9 Kasım 2005 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi’nden itibaren Türkiye’den “AİHM kararlarının bütünüyle uygulanması dahil Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’ne (AİHS) uyması” istenmektedir. Son olarak 2008 İlerleme Raporu’nda Türkiye’nin Louzidiu ve Arestis davalarına ilişkin AİHM kararlarını tam olarak uygulamadığı belirtilmiştir.

Üçüncü önemli eleştiri  noktası ise, Türk tarafının davanın İngiliz Temyiz Mahkemesi’nden ATAD’a havale edilmesine onay vermesine ilişkindir. KKTC her ne kadar bu davada resmen taraf olmasa da, Orams çiftinin savunmasına Kıbrıs Türk hukukçuların da katkı yapmasıyla destek vermiş ve Orams’ların avukatı C. Blair KKTC Yönetimi’ne danışarak ATAD konusunda itirazları olmadığını İngiliz Temyiz Mahkemesi’ne bildirmiştir. İki tarafın ATAD’a havale konusunda anlaşmaları KKTC’de büyük şaşkınlık yaratmış, KKTC Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada “İngiltere Temyiz Mahkemesi’nin havale müracaatını kabul etme niyetinde olduğu, Türk tarafı itiraz etse de havalenin yapılacağı” belirtilmiştir.  “Mahkeme’nin nasıl olsa aleyhimize karar vereceği, itirazın bir şey değiştirmeyeceği” şeklindeki anlaşılması güç bu gerekçe, Arestis davasında yaşananları hatırlatmıştır. Bilindiği üzere, Arestis’in AİHM’de Türkiye’yi mahkûm ettirdiği davada, dava konusu mülkün Abdullah Paşa Vakfı’na ait olduğunu kanıtlayan belgeler, Türk tarafınca yasal süresi içinde AİHM’e verilmemiş, Cumhurbaşkanı Talat ise bu konuyla ilgili soruları “verseydik de bir şey değişmezdi zaten” şeklinde cevaplandırmıştı. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu bir atmosferde ATAD’a havale için Temyiz Mahkemesi’nin her iki tarafın önerilerinin harmanlanmasıyla hazırladığı metinde de, “Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’nin işgali altında olduğu” ifadesi yer almıştır.

İngiltere’de Türk tarafının tam olarak lehine olmasa da, en azından konuyu Kıbrıs’ta bir anlaşma sonrasına erteleyen ve Rum taleplerinin karşılanmayacağı bir süreç söz konusu iken; davanın İngiliz Temyiz Mahkemesi’nin kararı dahi beklenmeksizin ATAD’a taşınmasına onay verilmesinin mantığını anlamak mümkün değildir. Türk tarafının söz konusu onayı, İngiltere ile GKRY arasında 5 Haziran 2008’de imzalanan Ortak Mutabakat Memorandumu’ndaki “İngiltere’nin mülkiyet meselesi ve bununla bağlantılı AİHM kararlarına uyarak, vatandaşlarını Kıbrıs’taki yasal durum hakkında bilgilendirmeye devam edeceği” ifadesine eleştiri yöneltilmesini de anlamsız hale getirmektedir.

 

Konunun tüm boyutlarıyla anlaşılabilmesi için, ATAD’ın Orams davasında ne ölçüde tarafsız bir tutum izleyebileceği konusunda birkaç emareyi de belirtmekte yarar görülmektedir.  Lüksemburg’da bulunan ATAD, Yunanistan ve GKRY’nin üye olduğu, Türkiye ve KKTC’nin ise yer almadığı 27 üyeli AB’den her ülkeden bir yargıcın görev yaptığı, Birlik hukukuna ilişkin nihai söz söyleme yetkisi olan bir mahkemesidir. Dolayısıyla ATAD’ın AB’ye üye olmayan Türkiye ve KKTC’nin değil, Birlik ülkelerinin çıkarlarını koruyan bir tutum izlemesi şaşırtıcı olmayacaktır. Üstelik Orams davasıyla ilgilenen mahkeme heyetine Yunan yargıç Vassilios Skouris başkanlık etmektedir. Böyle bir görevlendirmenin etik olmadığı ve yargının tarafsızlığı hakkında tereddüt doğuracağı açıktır. Bu noktada haklı bir eleştiri, ATAD’daki mahkeme heyetine bir Yunan yargıcın başkanlık etmesine Türk tarafınca itiraz edilmemesinden kaynaklanmaktadır. AİHM’de kapalı Maraş bölgesindeki mülk için Türkiye’yi 885 bin euro tazminat ödemeye mahkûm ettiren Rum kadın Myra Arestis’in kocası Yorgos Arestis ise Orams davası heyetinde yer almamakla birlikte GKRY’nin ATAD’da görev yapan, dolayısıyla en azından bu konuda diğer mahkeme üyelerini etkileme imkânına sahip olan yargıç üyesidir. Ayrıca unutulmamalıdır ki; GKRY’yi uluslararası hukuka aykırı olarak tüm Ada’yı temsilen tam üyeliğe kabul eden, buna karşın Türkiye’nin üyeliği önüne Kıbrıs yükümlülüklerini çıkaran AB’nin bir mahkemesi olan ATAD, 11 Kasım 1994’te aldığı kararla KKTC’nin Birliğe mal ihracatını ekonomik olarak imkânsız hale getirerek, uluslararası ambargoların da öncülüğünü yapmıştır. Bu koşullarda, AB Komisyonu Raportörü’nün 16 Eylül 2008de, ATAD Raportörü’nün ise 18 Aralık 2008’de açıkladıkları raporlarında “Rum Mahkemelerinin KKTC’de meydana gelen tüm sivil ve ticari olaylarda karar vermeye yetkili olduğu ve bu kararların tüm AB ülkelerinde uygulanması gerektiği” ifadelerinin yer alması sürpriz olmamıştır. Sürpriz olan, daha sonraki aşamalar için, bağlayıcı olmasa da belirleyici önemde bir gösterge olan bu rapora rağmen, davadaki savunmaya katkı koyan KKTC’li hukukçulardan Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı Başkanı Emine Erk’in “davanın çok iyi gittiğini ve sabote etmemek gerektiğini” açıklamasıdır.

 

Görüldüğü üzere, Orams davasının başlangıcından itibaren bir dizi yanlışlık zinciri yaşanmasıyla bugüne gelinmiştir. Rum mahkemesinde KKTC egemenliğindeki bir bölgedeki taşınmaz için açılan davaya müdahil olunmasına sessiz kalınması, davanın İngiliz Temyiz Mahkemesi’nden ATAD’a havale edilmesine onay verilmesi, ATAD’daki mahkeme heyetine bir Yunan yargıcın başkanlık etmesine itiraz edilmemesi, kamuoyuna “her şeyin iyi gittiği” ya da “ne yapsak da durum değişmeyecekti” mesajlarının verilmesi bunlardan ilk akla gelenlerdir. KKTC’de hukuk çevreleri ve sivil toplum kuruluşları tarafından zamanında yapılan uyarılara ve önerilere kapalı olunması, ATAD’ın kararı nihai aşamaya ulaşmak üzere iken bir çıkış yolu bulunmaya çalışılmasının temel nedenini oluşturmaktadır.

ATAD’dan Çıkacak 10 Nolu Protokol Yorumunun Yol Açabileceği Sonuçlar

AB Komisyonu ve ATAD Raportörleri’nin 16 Eylül ve 18 Aralık tarihlerinde açıkladıkları raporlar doğrultusunda bir kararın ATAD’da kesinleşmesi halinde;

 

- Rum Mahkemelerinin KKTC ve AB ülkelerindeki Kıbrıs Türk özel ve tüzel kişileri, KKTC’de Rum malı edinmiş, üzerinde yatırım yapmış ya da iş yapmakta olan AB vatandaşı yabancılar hakkında, yalnız mülkiyet konusu değil “tüm sivil ve ticari olaylar” ifadesini istismar ettikleri –üniversitelerden, ulaşım, turizm, petrol arama faaliyetlerine varıncaya dek- her alanda vereceği kararlar, tüm AB ülkelerinde uygulanabilecek ve davalıların mal varlıklarına el konulabilecek, hatta tutuklanmaları gündeme gelebilecektir.  

- Bu suretle, yabancıların KKTC’de mülk edinmesi ve yatırım yapmaları önlenebilecek, halihazırda eski Rum arazileri üzerinde mülkü ve yatırımı olanların da tedirgin ve endişeli bir bekleyiş içine girmesine neden olacaktır.(Ki, davanın ATAD’a havale edilmesiyle birlikte zaten böyle bir psikoloji içine girildiği gözlenmektedir). Aynı durum, KKTC ve AB ülkelerinde yaşayan Kıbrıs Türkleri için de geçerli olacaktır. Ayrıca KKTC tapularının tartışmalı hale geldiği bir ortam oluşacaktır.

- KKTC’ye uygulanan izolasyonların kaldırılması durumunda bile GKRY mahkemeleri tarafından alınan kararlar sonucunda izolasyonların uygulanmasına devam edilecektir. Kıbrıs Türklerinin AB ülkelerine seyahatleri dahi imkânsız hale gelebilecektir.

 - Muhtemel bir kapsamlı çözümde iki kesimlilik üzerinde anlaşma sağlansa bile, GKRY mahkemelerinin kararları sonucunda, KKTC’deki eski Rum mülkleri 1974 yılından önceki sahiplerine iade edilebilecektir.  

- Davanın açılmasının ardından KKTC’de inşaat ve emlak sektöründe yaşanan sıkıntının, kararın kesinleşmesiyle birlikte domino etkisiyle diğer sektörlere sıçraması ve AB ülkelerindeki Kıbrıs Türkleri ve yabancıların mal varlıklarına el konma girişimleri başlatılmasının yaratacağı panik ortamında siyasi ve ekonomik çöküntü içine girilmesi ihtimaliyle karşılaşılabilecektir.

- Talat-Hristofyas görüşmelerinde 1 Temmuz 2008’de kabul edilen “tek egemenlik” ilkesinin, daha müzakereler sonuçlanmadan “Rum egemenliği” olarak tescil edildiği bir dönem başlayacaktır. Böylesi bir ortamda, Türkiye’nin 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları’ndan kaynaklanan hak ve sorumlulukları gereği devamını garanti edeceği bir “düzen” de kalmayacaktır.

- Ada’da devam eden kapsamlı müzakerelerde, -Rumların da uygun zamanlamasıyla mülkiyet başlığı görüşülürken-, Türk tarafının gündeme getireceği hiçbir görüş ve önerinin dikkate alınmayacağı bir ortam oluşacaktır. Bu durumda, ya “müzakere masasından kalkmak ve içe kapanmak”, ya “tek çıkış yolunun nasıl olursa olsun Rumlarla bir anlaşmaya varmak olacağı psikolojisine girmek” şeklinde iki uç seçenek gündeme gelecektir.

- ATAD kararının ve kapsamlı müzakerelere yapacağı etkinin, -2009 sonuna dek Kıbrıs yükümlüklerini yerine getirmesi beklenen- Türkiye’nin AB ile müzakerelerinde yansımaları da olacaktır.

 

Sonuç

Orams davasının iki ana hedefi, ATAD’dan çıkması beklenen 10 No’lu Protokol yorumuyla KKTC üzerinde Rum egemenliğini tescil ettirmek, Rum mahkemelerinde açılacak binlerce dava yoluyla KKTC ekonomisini ve siyasi yapısını çökerterek dünya ile bağlarını kesmek ve Kıbrıs Türkleri için yaşanamaz bir toprak parçası haline getirmektir. Bu da bir anlamda, Rumların Akritas Planı’yla tam olarak gerçekleştiremedikleri soykırımın, hukuki bir çerçeve yaratılarak günümüz koşullarına uyarlanmış “kansız versiyonunu” oluşturmaktadır. Mart 2009’da ATAD’dan Rumların bu hedeflerine zemin hazırlayacak bir karar çıkması halinde, Ada’da Talat-Hristofyas liderliğinde sürdürülen kapsamlı müzakereler Türk tarafı açısından anlamsız hale gelecek, GKRY’nin ise yerleşik BM çözüm parametrelerini içeren bir anlaşmaya varma ihtiyaçları tamamen ortadan kalkacaktır.

 

Esasen GKRY’nin Ada’daki müzakere sürecinde izlediği geciktirici, takvim belirlenmesini reddeden ve görüşülen konularda ilerleme sağlanmasını engelleyen uzlaşmaz tutum, Rum tarafının niyetlerinin en açık göstergesidir. Rum lider Hristofyas, 21 Mart 2008 mutabakatına göre müzakerelerin 21 Haziran’da başlaması gerekirken 3 Eylül’e sarkmasını sağlamıştır. 3 Eylül’de başlayan görüşmelerde ise Ocak 2009’a dek geçen dört ayda müzakere edilecek 6 ana başlıktan yalnızca biri olan “Yönetim ve Güç Paylaşımı” konusu ele alınmış ve bu konunun 15 civarındaki alt başlığından yalnızca birinde tam uzlaşma sağlandığı açıklanmıştır. Bu hızla müzakerelerin 24 aydan önce bitmeyeceği ve mevcut ilerleme tablosuna bakıldığında hemen hiçbir konuda uzlaşma olmayacağının anlaşılmaktadır. Ayrıca, ikinci müzakere başlığı olan “mülkiyet meselesini” görüşme zamanlamasının ATAD’ın Orams davasıyla ilgili kararını açıklayacağı tarihle denk getirildiği dikkati çekmektedir.  Böylece, hem Türkiye’ye AB ile müzakerelerindeki Kıbrıs yükümlüklerinin yerine getirilmesi için 2009 sonuna dek süre tanınması, hem Orams kararı ışığında müzakerelerde daha güçlü bir konum elde etme avantajlarını kullanma imkanı elde etmişlerdir. Bu dönemde, KKTC’de erken genel seçimlere, Türkiye’de ise yerel seçimlere yoğunlaşılması yönündeki iç politik şartlar da, Türk tarafına baskı uygulanması için daha elverişli bir zemin bulmalarını kolaylaştıracaktır. Böyle bir tabloda, 23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008’de Ada’daki iki liderce belirlenen ortak çözüm vizyonu da dikkate alındığında, Türk tarafının “masadan kalkmak” ya da “müzakerelere devam etmek” şeklindeki iki seçeneğinde de GKRY’nin “kazanan taraf” olacağı bir sürece girilecektir.

 

Sonuç olarak, Orams davasında zamanında alınması gereken önlemlerin alınmaması, gerekli itirazların yapılmaması, bu aşamadan sonra Cumhurbaşkanı Talat’ın en kısa zamanda “müzakerelerin devamının ATAD’ın kararına bağlı olacağı” açıklaması yapmasından başka seçenek kalmadığına işaret etmektedir. Bu doğrultuda bir açıklama, AB’ye kendi mahkemesinden çıkacak bir karara bağlanan müzakerelerin devamı ve Kıbrıs’ta anlaşma sağlanmasına ilişkin “sorumluluk yükleyecek ve benimseyeceği tavır bu konuda bir “samimiyet testi” anlamına da gelecektir. Aynı zamanda, Kıbrıs Türk halkının 1958 yılından itibaren Rum saldırıları sonucu kaybettiği malların kullanım kayıplarının tazmini, 1900’lü yılların başlarından itibaren gasp edilen Vakıf mallarının iadesi ve tazmini, GKRY’de haksız şekilde istimlâk edilen ve Rumların kullanımına verilen Türk mallarının iadesi ve tazmini için karşı davalar açılmasının da faydalı olacağı değerlendirilmektedir.

 

 

 

 

 

Facebook Twitter Email
Yazar : Yalçın Koçak

Yorum Yazarken;

Doğruluğu şüphe uyandıran bilgilere ait yorumlar insiyatif kapsamında yayınlanmayacaktır.

Yorum yazın

Yorum yazarken şu HTML kodlarını kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bir Dünya Gücü Türkiye Rüyası